Bugünlerde gerek sokakta, gerek
gazetelerde, özellikle de sosyal medyada milli takıma karşı
inanılmaz bir linç girişimi olduğunu gözlemliyorum. EURO 2016 öncesinde geniş
kadro seçimi, Hırvatistan maçı sonrasında ise ilk on bir seçimi ve
futbolcuların performansları konusunda insanlar kazan kaldırmış durumda ve
turnuvanın geri kalanı için hiç kimsenin umudu kalmamış gibi gözüküyor.
Milli futbolcuları, oyuncu
tercihlerini ve sistemi sonuna kadar eleştirmeliyiz. Nitekim milli takım
Hırvatistan maçındaki performansıyla bizlere bunun için bolca malzeme de verdi.
Ancaak! Sanki takımın kötü oynamasını iştahla bekliyormuşcasına sadece kişisel
nefretlerini kusmak için zaman kollayan arkadaşlar olduğu da bir gerçek. Bana
kalırsa hiçbir Türkiye vatandaşı milli takımı koşulsuz şartsız desteklemek
mecburiyetinde değil. Fatih Terim’i sevmeyebilirsin, Arda Turan’dan nefret
edebilirsin, Federasyon başkanının Demirören olması seni çileden çıkarıyor
olabilir, Burak Yılmaz’a kin kusuyor, Selçuk İnan’ın saç bandına da kıl oluyor
olabilirsin. Şahsen hiçbirine itirazım yok, bu veya benzer sebeplerle milli
takıma destek vermeyen herkese de sonsuz saygım var. Fakat tüm bu hissiyatlara
sahip olmasına karşın takım başarılı olurken timsah gibi bekleyip, ilk kazada
saldırıya geçen kötü niyetli insanlara tahammül edemiyorum. Madem öyle, siz desteklemeyin
ama bırakın futbolu seven, uluslararası turnuvaları şevkle takip eden ve
Türkiye’nin bu turnuvalarda var olmasından mutluluk duyan insanlar keyif almaya
devam etsin.
Peki böyle söylüyorum diye, milli
takımı çok mu beğendim, kadro seçimlerini çok mu doğru buldum?
Kesinlikle hayır. Özellikle
savunma hattında geniş kadroda düşünülen opsiyonlar oldukça yetersiz görünüyor
ve başımıza iş açacakmış gibi duruyor. Ömer Toprak, Ersan Gülüm, Yalçın Ayhan,
Atınç Nukan ve Kaan Ayhan seçenekleri bulunuyorken 23 kişilik kadroda eski sol
bek Hakan Balta, formsuz Semih Kaya ve tecrübesiz Ahmet Çalık dışında stoper
orijinli oyuncu oyuncu çağrılmamış olması kesinlikle bir hatadır. Ha, bu
isimleri sıraladım ancak bana kalırsa bu kadroda olması gerekenler yalnızca Ömer
ve Ersan’dır.
Ömer Toprak gibi Avrupa
standartlarında bir defans oyuncusunun saha dışı sebeplerle bu kadronun dışında
kalmış olması bir fiyaskodur! Türkiye Futbol Direktörü titri ile Türk
futbolunda kayıtsız şartsız egemenliğini ilan etmiş olan Fatih Terim,
Avrupa’nın en pahalı üçüncü koçu olarak bu problemi çözememiş ise şapkasını önüne
koyup, uzun uzun düşünmelidir. Ersan ise Beşiktaş’ta başarılı bir devre
geçirdikten sonra çok yüksek transfer ücretleri ile Çin’e transfer oldu ve Çin
liginde de olsa düzenli olarak oynamaya devam etti. Serdar Aziz’in
sakatlığında, yakın dönemde de milli havuzda bulunan Ersan’ın bu kadar stoper
ihtiyacı olan bir milli takıma çağrılmamasının sebebini gerçekten merak
ediyorum. Eğer Çin’e transfer olan bir diğer isim Burak Yılmaz da kadro dışında
bırakılmış olsaydı bunu bir mesaj olarak algılayabilir ve saygı duyabilirdik
ancak öyle bir durum da söz konusu değil.
Bunun dışında, Yalçın
Başakşehir’de iyi bir sezon geçirmiş olabilir ancak 34 yaşında, üst düzey
uluslararası maç tecrübesi sıfıra yakın ve milli takımın sistemi için ağır bir
stoper. Atınç, Kaan ve Ahmet Çalık’ı ise aynı potada eritmek gerekiyor;
gelecekteki turnuvalarda da kadromuzda olabilecek üç stoper ve en azından
birinin kadroda olması doğru bir tercih olarak gözüküyor. Terim’in tercihi ise
bu sezon çok maç oynayan ve milli takımın oyun tarzına uygun Ahmet’ten yana
olmuş. Burada itiraz edecek bir husus göremiyorum.
Volkan Demirel, Hasan Ali
Kaldırım, Alper Potuk, Tolga Zengin, Necip Uysal, Gökhan Töre ve Kerim Frei
Fatih Terim’in Fenerbahçe ve Beşiktaş düşmanlığı sebebiyle mi kadroda değil?
İnanılmaz biçimde, yukarıda
yazdığım cümlenin kısmen ya da tamamen doğru olduğunu, inanmış bir şekilde
savunan bir grup olduğu hepimizin malumu. Aslında bu konunun üzerinde bile
durmamak gerekiyor ama kısa kısa cevaplar yazacağım:
·
Volkan’ın milli takımı bırakış şekli ve bunun
ardından Babacan’ın gösterdiği sıra dışı performans zaten gerekli cevabı
veriyor, Tolga hakkında da Babacan’ın formunun gerekli yanıtı verdiğini
düşünüyorum.
·
23 kişi çağrılabilen bir takıma üç sol
bek alınması düşünülemez, Hasan Ali de Caner’in ardından ikinci sol bek mevkii
için İsmail ile yarışıyordu, son haftalarda Beşiktaş’ın çıkışı ve
Fenerbahçe’nin düşüşü de göz önüne alınırsa bu tercihi de acımasızca
eleştirecek bir yan göremiyorum.
·
Alper sezonu çok iyi geçirdi ve Fenerbahçe’nin
sol kanadını Nani’den aldı. Ancak burada da Arda ve Olcay varken Alper’in saf
dışı kalmış olması çok doğal. Necip hakkında yorum bile yapmıyorum. Töre ise zaten
çağrılmış olsaydı da grup maçlarında cezası sebebiyle oynayamayacaktı.
·
Kerim Frei, bu sezon Beşiktaş’ın x-factor
oyuncusu olarak öne çıktı. Açıkçası ben de çağrılmasını bekliyordum. Bana
kalırsa yukarıdaki isimler arasında tek haklı eleştiri Kerim için
yapılanlardır. Ancak kadromuzda Volkan Şen gibi Kerim’in önünde ve benzer tipte
bir kanat oyuncumuz mevcut. Volkan’ın muadili olarak ise Terim Kerim’i değil,
futbolumuzun yeni tanıştığı Emre Mor’u tercih etti. Emre de bu tercihin hakkını
veriyor açıkçası.
Dönelim saha içine. Yazının bu
kısmından sonra seçilmiş 23 kişi dışında yorum yapmayacağım, bu 23 kişilik
grupla ne yapabiliriz, onu tartışacağım. EURO 2016’da ilk maçları geride
bıraktık ve şu ana kadarki en kötü performanslardan biri maalesef bizden geldi.
Öncelikle Hırvatistan maçına
Terim’in son hazırlık maçında oynattığı on bir ile neredeyse aynı kadroyu
çıkardığından bahsedelim. Yalnızca Burak Yılmaz yerine Cenk Tosun’u ilk on
birde gördük, ki bu oldukça kabul edilebilir bir hamleydi.
11’imiz: Volkan Babacan – Gökhan
Gönül, Mehmet Topal, Hakan Balta, Caner Erkin – Selçuk İnan, Ozan Tufan – Hakan
Çalhanoğlu, Oğuzhan Özyakup, Arda Turan – Cenk Tosun şeklindeydi.
Yukarıda bahsettiğim gibi aslında
bu tüm kamuoyu tarafından beklenen bir ilk on birdi. Nitekim bu kadro
açıklandığında hiç kimse ne şaşırdı ne de itiraz etti. Çünkü sadece son
hazırlık maçlarında değil, bizi turnuvaya taşıyan eleme maçlarının çıkışa
geçtiğimiz bölümünde de Volkan, Gökhan, Hakan, Caner, Selçuk, Ozan, Oğuzhan, Arda
ve Hakan Çalhanoğlu zaten bu takımın sürekli ilk on birinde oynayan isimlerdi.
Öncelikle bu sebeple Hırvatistan karşısına çıkarılan kadronun yerden yere
vurulmuş olmasını anlayamıyorum. Ne yani son 13 maçında 9 galibiyet alan ve
yalnızca İngiltere’ye Wembley’de hakemin de etkisiyle yenilmiş olan takımı
turnuvanın ilk maçında baştan aşağı değiştirmeli miydik?
Buradan Hırvatistan ilk on
birimizin doğru olduğu sonucu mu çıkar?
Kesinlikle hayır. Bu kadro eleme
grubumuzda Kazakistan, Letonya, Hollanda, Çek Cumhuriyeti ve İzlanda’ya karşı
önemli puan ve galibiyetler aldı. Hollanda haricindeki takımlar taktik
olarak topu rakibine bırakmayı tercih eden ve savunma güçleri ve kontra ataklarla kazanmayı
amaçlayan takımlardı ve bu da topu kullanmayı ve rakip yarı alanda oynamayı
seven tarzda oyunculardan kurulu takımımızın top rakipteyken alan daraltarak baskı kurmak, pas arası ve müdahale yaparak rakipten top kazanmak ve rakipten baskı yediğimiz bölümlerde hücuma direkt yollarla topu taşımak gibi bazı defolarını gizledi. Grup maçlarında rakiplerimizin oyun
tercihleri sayesinde bunların hiçbirine ihtiyacımız kalmamıştı. Hırvatistan
maçı ise hepimizin malumu olduğu üzere hiç de öyle gelişmedi.
Nerede hata yaptık?
Fatih Terim’in, ülkemizi bu
turnuvaya taşıyan oyuncu grubunda ısrar etmesini çok doğru buluyorum. Özellikle
de yaş ortalamamızın düşük oluşu düşünülürse, bu genç grubun yaşayacağı EURO
2016 tecrübesi bize önümüzdeki büyük turnuvalar için önemli avantaj
getirecektir. Ayrıca takımı dip yapmışken bu turnuvaya getiren oyuncu grubunun
turnuvada kesik yemesi hiç de adaletli olmazdı. Bunlar bir tarafa, Fatih
Terim şampiyonadaki rakiplerimizi daha iyi tahlil etmeli ve bu kemik
kadromuza kritik dokunuşlar yapmalıydı. Ancak Terim hiçbir zaman rakiplerine
göre kadro çıkartmayı tercih eden bir hoca olmadı, gerekirse UEFA şampiyonu
takımıyla Chelsea’den 5 yedi, Türkiye’de kupa bırakmayan 3. dönem Galatasaray'ı
ile Madrid’den 6 yedi ama hiçbir zaman rakibe göre kadro çıkarmadı. Avrupa
Şampiyonası’nda da bu tavrı değişmemiş gibi gözüküyor. Tek değişikliğimiz
sakatlanan Serdar Aziz yerine Mehmet Topal’ı monte etmek oldu. Bu dokunuş ise
yukarıda bahsettiğim defolara çare olamadığı gibi proaktif ve sezileri yüksek
oyunu sayesinde Hakan ile iyi bir ikili oluşturan Serdar’ın olumlu etkisini de
eksiltmiş oldu. Belki de en büyük hatamız rakiplerimize karşı en ufak bir önlem
almamış olmamız oldu.
Ne yapmalıydık?
Gerek Hırvatistan gerekse İspanya
topa hükmetmeyi seven tipte takımlar. Bu yönleriyle bize benziyorlar ancak
arada çok önemli bir fark var; hem İspanya hem de Hırvatistan kadroları yaşlı
olmamasına rağmen uzun yıllardır birlikte oynayan oyunculardan kurulu takımlar,
bizse henüz 10 aylık bir takımız. Ayrıca bu takımların kadrolarında oynayan
oyuncuların büyük bir çoğunluğunun Avrupa’nın ilk dört liginde oynadığını
görüyoruz. Bizdeyse bu rakam çok düşük, ki lejyonerlerimizin de yarısı
takımlarında düzenli forma şansı bulamıyor. Doğal olarak bu iki rakibimizin
oyun temposu olarak da önümüzde olduklarını kabul etmeliyiz. Oyuncu kalitesi
olarak da (şimdilik) bizden bir veya birkaç gömlek üstte oldukları için
herkesin kendi oyununu oynamaya çalıştığı, birbirini bozma çabası göstermediği
maçlarda kaybetmememiz için bir takım mucizelere ihtiyacımız olacaktır. Sizden
daha tecrübeli, daha tempolu ve daha kaliteli bir takıma karşı hiçbir kontra
plan uygulamazsanız, kazanamazsınız. Hırvatistan maçında yaşadığımız bana
kalırsa buydu.
Hırvatların bize karşı çıkardığı
on birden çok kısa bahsetmemiz gerekiyor:
Subasic (Monaco – 46
maç)
Strinic (Napoli – 13
maç), Corluka (Lokomotiv Moskova – 29 maç), Vida (Dinamo Kiev – 27 maç), Srna
(Shakhtar Donetsk – 41 maç)
Badelj (Fiorentina –
35 maç), Modric (Real Madrid – 44 maç)
Brozovic (Inter – 35
maç), Rakitic (Barcelona – 54 maç), Perisic (Inter - 41 maç)
Mandzukic (Juventus –
35 maç)
Stoperleri dışında Avrupa’nın
zirvesindeki ligler ve takımlar dışında oynayan oyuncuları bulunmuyor (Corluka
da uzun yıllar bu tür takımlarda oynamış bir oyuncu), ancak asıl dikkat çeken
kısım öndeki altılı. Bu sezonu her biri muazzam geçirdi, hepsi çok formda! Yani
söylemek istediğim şu; biz Türkiye olarak her şeyden önce haddimizi
bilmeliydik. Gerek sosyal medyada gerek basında gerek sporun yönetim tarafında
hepimiz Hırvatlar karşısında 2008’deki mucizevi geri dönüşümüz ve tarihi
galibiyetimiz ile öylesine meşgul olduk ki herkes sadece kendi oyunumuzu
oynayarak onları yenebileceğimizi zannetti, takımımız dahil. Oysa bu mümkün
değil.
Bunun dışında, sezonu az sayıda
maç oynayarak geçiren birçok oyuncumuzun ilk on birde olması da, böylesine
formda, tempolu ve pas kabiliyeti yüksek bir takıma karşı bizi çaresiz bıraktı.
Caner, Ozan, Arda ve Cenk sezonu az süreler alarak geçirmiş olan
oyuncularımızdı. Bu dört oyuncunun temposuzluğu, diğer oyuncularımızı da çok
zor durumda bıraktı. Ayrıca Çalhanoğlu ve Oğuzhan gibi fizik kalitesi yüksek
olmayan oyuncularımız ve transfer spekülasyonları arasında kendini kaybetmiş
olduğunu gördüğümüz Gökhan da onlara eklenince yenilgi kaçınılmaz oldu.
Mağlubiyet bir tarafa, adeta maç boyunca 5 dakika bile oyuna ortak olamamış
olmamız doğal olarak herkesi karamsarlığa itti. Ancak ben bu noktada Terim’in
meşhur motivatörlüğü ve birkaç küçük dokunuşuyla çok daha iyi bir görüntüye
kavuşabileceğimizi düşünüyorum.
İspanya ve Çek maçlarında
bambaşka bir kadro mu gerekiyor?
Yukarıda uzun uzadiye açıkladığım
gibi İspanya da Hırvatistan ile oldukça benzer tipte bir takım. Gerçi onların
tarzını anlatmaya ihtiyaç da yok. Topa sahip olacaklar, yüksek pas temposuyla
hücum edecekler, yer yer başımızı bile döndürecekler, birçok duran top şansı
bulup bunları doğru kullanacaklar; bunlar sürpriz değil. Fakat bu
yararlanabileceğimiz eksikleri olmadığı anlamına da gelmiyor. Dolayısıyla
Hırvatistan maçında yapılan hatalardan ders çıkarır, doğru değişiklikleri yapar
ve çok daha iyi odaklanarak mücadele edersek, inanın, bu maçı kazanabiliriz. Az
önce bahsettiğim gibi temposuz oyuncularımızın bir kısmını, sezonu daha fazla
süre alarak geçirmiş ve turnuvaya hazır gelmiş oyuncularımızla değiştirmeliyiz.
Benim fikrimi soracak olursanız
değişiklikler şöyle olmalı;
Öncelikle Hırvatistan maçında
Caner ve Arda’lı kanadımız bahsettiğim sebeplerle adeta yerlerde süründü. Bu nedenle
takımımızın lideri konumundaki Arda’yı ilk maçtan kaybetmek istemeyeceğimizden,
temposuz Caner yerine Arda’nın zaaflarını kapatabilecek tempoya sahip İsmail’i
düşünmeliyiz. Evet, oyun aklı olarak Caner İsmail’in fersah fersah önünde,
lakin eğer olay oyun aklı ile mücadele etmekse, İspanyollar ile bu konuda zaten
aşık atamayız. Biz savaşmak zorundayız.
Mehmet – Hakan tandeminin de
önceki maçımızda (ve hatta hazırlık maçlarında) kesinlikle güvenilir ve ideal bir
ikili olmadığı ortada. Bu da bize stoperde sıkıntı yaratmanın ötesinde, orta
alandaki Mehmet Topal etkisini de yitirmek olarak dönüyor. Yani Topal alışık
olduğu mevki olan orta sahanın göbeğine kayarak burdaki direnci arttırabilir ve
bu bölgedeki top kazanma problemimize çözüm olabilir ancak Hakan’ın yanına
başka bir stoper monte etmek bize pek bir şey kaybettirmez. Tabii bu noktada
yazının başında da bahsettiğim üzere elimizde yeteri kadar iyi kartlar
bulunmuyor. Eldeki oyunculardan en mantıklı seçim uluslararası maç tecrübesi
oldukça yüksek olan Semih’i kullanmak olacaktır, Hakan ile de birbirlerini
yakından tanımaları organize İspanyol hücumlarına bir önlem olabilir.
Genel kanının aksine Hırvatistan
maçında Ozan’ın takımın en kötüsü olduğunu düşünmüyorum. Hatta ilk yarıda
takımın en iyilerindendi ve adeta ayakta kalan tek oyuncumuzdu. Ancak maç
temposu çok düşük olduğundan ikinci yarı o da düştü ve goldeki hatasıyla da
eleştirilerin odağı haline geldi. Oysa golde ilk hata Selçuk’un topu hatalı
yere doğru uzaklaştırmaya çalışması ile başlıyor, Ozan’nın şut açısını
kapatmakta geç kalması ile devam edip, Volkan’ın zamanlamayı ayarlayamaması ile
sonuçlanıyor. Selçuk ise iyi bir maç çıkarmadı ama çok mücadele etti ve göze
batan hatalar da yapmadı. Dolayısıyla ilk anda Topal’ı Ozan yerine Selçuk’un
yanına monte etmek mantıklı geliyor olabilir. Fakat bence Topal – Selçuk doğru bir ikili
değil! Çünkü her ikisi de dikine dripling yapma becerisi çok sınırlı oyuncular
ve İspanya’ya karşı bu özelliğe çok ihtiyacımız olacak. Bu sebeple burayı
Topal, Oğuzhan ve Ozan üçlüsüyle daha doğru kurabileceğimizi düşünüyorum.
Hücum hattımızda ise Arda ne
olursa olsun ilk on birde başlamalıdır. Burası çok net. Kalan iki oyuncu içinse
tercih yapmamız gerekecek. Ya Cenk’i
kullanmaya devam edeceğiz ve Çalhanoğlu’dan feda ederek diğer
kanadımızda Olcay’ı kullanacağız ve dengeyi bu şekilde sağlayacağız - ki bana
kalırsa Çalhanoğlu’dan sırf duran toplar için bile vazgeçme lüksümüz yok - ya da
sezonu oynamadan geçiren forvetlerimiz Burak ve Cenk’in ikisini de kulübede
oturtarak bu sezon Bundesliga’da 36 maça çıkmış, 11 gol ve 5 asist yapmış olan
Yunus Mallı’yı ileri üçlüye ekleyerek bir çeşit 4-6-0 oynayacağız. Bunu Terim
eleme maçlarında dönem dönem kullanmıştı.
Uzun lafın kısası İspanya
karşısına Hırvatistan maçında olduğu gibi lüks bir takımla ve taktik yapıyla
çıkmamamız gerekiyor. Daha çok alan kapatmamız, daha çok pas açılarına
girmemiz, ikili mücadelelerde daha fazla ayakta kalmamız lazım. Hücuma
çıktığımız bölümlerde ise topu kullanma becerisi yüksek oyunculara ihtiyacımız
var. Bu doğrultuda yukarıdaki oyun anlayışı istikametinde İspanya maçı için
doğru on birin;
Volkan – Gökhan, Semih, Hakan,
İsmail – Ozan, Topal, Oğuzhan – Çalhanoğlu, Yunus, Arda
olduğu düşüncesindeyim. Ancak
şahsi tahminime göre Terim Selçuk ve (stoper olarak) Topal tercihlerinden
vazgeçmeyecektir. Çek Cumhuriyeti maçı ise eleme gruplarında oynadığımız futbol
için uygun bir mücadele olacaktır. Onlarla birbirimizi zaten yakından tanıyoruz
ve açıkçası iki taraf da kazanmak için ne yapması gerektiğinin farkında. O
maçın neticesine günlük psikoloji ve performanslar etki edecektir.
Toparlayacak olursam; kadro
seçimi konusundaki eleştirilerin bir kısmını haklı bulmakla birlikte
çoğunluğuna katılmıyorum. İlk on bir ve sistem tercihlerinde ise Terim’in daha
esnek olması gerektiği düşüncesindeyim. Ancak her ne olursa olsun eleme
gruplarının ilk devresinde sadece 5 puan toplayabilmişken, ikinci devresinde 13
puan toplayarak turnuvaya doğrudan katılma hakkı kazanan; yani bu turnuvada var
olma ümitlerimiz tükenmişken bizi bu turnuvaya taşıyan genç oyuncuların
ağırlıkta olduğu bu kadromuza sahip çıkmamız gerekiyor. Daha bu kadroda
bulunmayan ve ileriki turnuvalarda bu kadroyu zorlayacak Enes Ünal, Salih Uçan,
Atınç Nukan, Sinan Gümüş, Kaan Ayhan, Çağlar Söyüncü gibi genç ve büyük
potansiyelli oyuncularımız; Gökhan Töre, Serdar Aziz gibi sakatlık ve cezaları sebebiyle
yararlanamadığımız 25 yaşlarına henüz ulaşmamış as oyuncularımız sırada
beklerken yapmamız gereken son şey bu potansiyelli takımı linç politikasıyla
kötü niyetli eleştiri yağmuruna tutmaktır.
Bize düşen ise çok zor bir
noktadayken son anda bu turnuvaya katılabilmiş olmanın tadını çıkarmaktır.
Çünkü Türkiye’nin bu turnuvalardan sıfır puan ile elenip de dönmesi bile, hiç
katılamamasından kat be kat iyidir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder